Liyakat…

Mal cimrilerde…

Silah korkaklarda…

Karar zayıflarda olursa, düzen bozulur…

Yani…

Köpek kadar düşünme kabiliyeti olmayan insanlar, köpek sahibi olurlarsa…

Ya köpeğe yazık olur ya da saldırdığı insan ve/veya canlıya…

Fiil ehliyeti bile tartışmalı olan insanlara, sürücü ehliyeti verirsen…

Ya arabaya yazık olur ya da trafikte bu adamlarla karşılaşan normal vatandaşlara…

Yaşam hakkının kutsallığından bihaber kişilerin eline silah verirsen…

Ya insana yazık olur ya da kutsallığa…

Adaletin terazisinin, armut tartmaya yaradığını zanneden insanlara, adalet dağıtma görevi verirsen…

Ya adalet algısına yazık olur ya da adalet dağıtmak için tonlarca para harcayarak yaptığın ihtişamlı binalara…

Kendi küpünü doldurmaktan başka kaygısı olmayanlara, halk adına sözcülük yapma görevi veririsen…

Yaz “söz” e yazık olur ya da sonundaki yapım ekine…

En basit muhakeme yeteneğine bile sahip olmayan insanlara, yönetme erkini verirsen…

Ya ” erk” e yazık olur ya da yönetilene…

Konuşmanın, müzakerenin, oydaşmanın, nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir fikri olmayanlara mikrofon verirsen…

Ya kulaklarına yazık olur ya da zamanına…

Görmesini bilmeyen göze, göstermeye çalışırsan…

Ya emeğine yazık olur, ya da yersin gözüne yumruğu gözüne yazık olur…

Tüm bunlara isyan edip, ” Liyakat ” sahibi diye seni yönetmesi için görevlendirdiğin seçilmişe, dert yanayım dersen…

Ya derdine yazık olur, ya sana yazık olur…

.

.

.

.

Hep aynı şeyleri deneyerek, farklı sonuçlar beklemek, akıllı insanların hasleti olmasa gerek…

Fazlı USTA

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Çizgi Dışı | Tagged , , , , , , , , , , , | Leave a comment

KURBAN PSİKOLOJİSİ VE BAYRAM

Bugün bayram, çocuklar erken kalkar mı, yoksa daha çok uyumak için bahane mi bulurlar bilemem.

Türkiye, çocuk olmanın  zor olduğu bir ülke çünkü.

Bugünü çocuk olarak kutlamak ise  daha da zor.

Daha geçtiğimiz hafta 13 yaşında bir kıza tecavüz edip, ceza indirimi alan muhtar, kaymakamlıktaki  yazı işleri müdürü, devlet bankası veznedarı, ziraat odası başkanı, imarette hayır işleri sorumlularının yaşadığı bir ülkede, çocuklar nasıl bayram edebilir ki?

29 Ekim’de de “hassasiyet” yüzünden bayram kutlamalarına izin verilmemişken, ertesi hafta çocuk istismarı konusunda en ufak bir “hassasiyet” duyulmamışken hangi çocuk ve hangi veli  gerçekten bayram kutlayabilir?

Çocuklar Cumhuriyet’in kurulduğu  gün “erken kalkmadıları gibi, bu bayramda da erken kalkma ihtiyacı duymayacaklar, büyükleriyle bayramlaşmayacaklar. Zaten yüzbinlerce” büyük”, bayram tatili nedeniyle kaçmış, gitmiş, şehri, memleketi  terk etmiş, çocukların bugün çaldıkları kapılardan  boş dönme olasılıkları pek yüksek!

Bartın’da milli eğitim müdürü çocukların tiyatroya “eğitim öğretimi aksatmamamaları koşuluyla okul saatleri dışında” izin vermiş sadece. Bu da çocukların tiyatro izlemelerinin önünü  neredeyse sonsuza kadar tıkamak demek.

Oysa, bizim çocukluğumuzda sırf  büyüklerle bayramlaşmak değil, tiyatroya gitmek de bayramdı.

Bugün bayram ama ödenekli tiyatrolar bile “bayram dolayısıyla kapalı”!

Oysa şimdi hasta yatağında yatan Nejat Uygur’u izleyerek ne çok bayram kutlamıştım çocukluğumda.  Gazanfer Özcan’lar, Feridun Karakaya’lar’la neşelenerek geçirdiğim  güzel bayram matineleri, okulda hep beraber “Topkapı Müzesi”ni gezdiğimiz gibi, Yıldız Kenter’in “Ben Anadolu”sunu izlemek de bayram sevinçlerimizin  arasındaydı.

Şimdi, eğitimi aksatır gerekçesiyle,  “okul saatlerinde tiyatroya gitmek yasak”! Feridun Karakaya’yı anımsamak için onun adının yaşatıldığı sahnenin bile tabelasının söküldüğü günlerde kutlanan  buruk bir bayram bu… Sadece tiyatrocular, tiyatroseverler için değil yazarlar, çizerler, onların okurları için de  kederli.

“Bugün  bana bayram değil ya da ben bu bayramı sevmiyorum”  diyenler de çıkacak mutlaka!

Sokakta derisi yüzülmüş zavallı hayvancıkların gerçekleriyle o gün yüzleşmek istemeyen kişiler bunlar. Ama  nedense yalnızca o gün ve en çok sosyal medyada  kahramanlık taslarlar!

Aslında, bıçak kemiğe dayandığı zaman, kendilerini sağa sola “hassas” göstermek isterler.

İstanbul’da et lokantaları deli gibi artıyor, et yemek tüm dünyada düşen trend’ler arasındayken, bizdeki et lokantalarının fiyatları Boğaz’daki denize nazır  balıkçılarla yarışıyor.

“Bugün benim için bayram değil, sokağa bile çıkmaya tahammülüm yok” diyenlerin bir bölümü  bu et lokantalarına takılıp, hava atanlar, belki fiyakalı deri ceket giyenler, soğuk kış günlerinde kürklerine sarılanlardan başkası değil..

Hayatını vegan ya da vejetaryen olarak mı yaşıyorsun da kurban  bayrama karşı çıkıyorsun?

Cumhuriyet için ne yaptın ki, 29 Ekim’de törenler iptal edilince konuşma hakkını buluyorsun?

“Ablan kurban olsun sana” diyenlere alkış tutar, , “kurban olayım bana bunu yapma” sözünü ağzından düşürmezsin, ama kurban bayramına karşı çıkarsın.

Çocuklar istismara uğrarken, gözünü kapatır,  saygın görevine rağmen tecavüz çetelerinin içinde yer alırsın, ondan sonra bayram için kapını çalan çocukları sever, onlara öğütler verirsin.

Bugün bayram…

Sadece İstanbul’da değil, Van’da da bayram…

Sadece senin evinde değil, cezaevinde de bayram…

Tutuklu 65 gazeteci ile dünya birincisi olan bir ülkenin bayramı! Üstelik yazının, suç ile ilişkilendirildiği,  daha basıma bile girmemiş kitapların “kurban edildiği” bir bayram.

Bu akşam en çok rating toplayan haberlerin başında ipinden kurtularak mahalleye dehşet saçan boğalar, kesim sırasında “ehil ellere düşmedikleri için” acı içinde ölen zavallı yaratıklar yer alacak.  Ne acı değil mi? Bu haberleri izlerken celladın bile “bilgilisini” arar, özler olacağız.

Tıpkı “ehil eller” tarafından yapılmadığı için  depremde çöken  binalar, malzemeden çalan müteahhitlerin yüzünden  göçük altında kalan, kurban edilen insanları ağlayarak izlediğimiz  gibi, Türkiye’de  iş bilmezlerin her alanda ruhumuzda açtıkları derin yaraları “uzaktan” izleyeceğiz.

“Bütün bunların suçlusu ben değilim, ben bayram yazısı” okumak istiyorum diyorsan, kandırma kendini,  suçlusun.

“Kurban etmeye  göz yummak” suç olduğu gibi, “kurban olurum psikolojisiyle susmak” da suç! Hele hele kurban olma psikolojisine kapalıp, “cellatlara söz geçirememek”  daha da büyük suç!

Madem bugün  tiyatrolar kapalı, tiyatroya gitme fırsatımız yok, hiç değilse Yunan trajedilerini tarayarak anlamaya çalışalım kurban psikolojisini.

Ne olur bu akşam Darülacaze’deki sahte bayramlaşma görüntüleri yanıltmasın bizi..

Yediden yetmişe herkesin “sağlıklı düşünüp, sağlıklı karar vererek” kutladığı bayramları yaşayabilmemiz için, “kurban” psikolojisini üzerimizden atıp, Ermenisi, Yahudisi, Kürdü, Çerkezi, Rumu, kadını çocuğunun ortak sevinçler yaşadığı bayramlar için bir fırsat olarak görelim bugünü…

Bu bayramda, hep birlikte daha  “gerçek” bayramlar yaşamak için hiç değilse bayramlık  bir adım atalım…

Nedim Saban
Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Nedim Saban'dan Yazılar | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Sayılar Bizim Herşeyimiz Peki Şehitler Neyimiz?

Ölümün her türlüsü sıradanlaştı artık memleketimde…

Her geçen gün farklı bir formu çıkıyor karşımıza. Değişmeyen tek şey ise ölüm.

Özellikle bekledim. Hemen sıcağı sıcağına yazmamak için. Kendi çapımda bir istatistik yapıyorum. Kaç gün sürecek etkisi diye…

Tespitlerime gore, ölen sayısı ile doğru orantılı hezeyanın süresi. Mesela bir askerimiz ve / veya  polisimiz şehit olmuşsa, artık sadece 45 saniye sürüyor. Sayı arttıkça sürede uzuyor. Rakamlara boğulduk tabii, her şeye sayısal tepkiler vermemiz normal bu durumda.

İşsizlik %1 düştü…

Enflasyon % 10 çıktı…

Büyüme %11…

Lüks otomobillerde ÖTV % 20 arttı…

Sanki sıradan vatandaşın bu rakamları herhangi bir bütüne oranlama ihtimali varmış gibi.

Bu hızla devam edersek, yakında şehit sayılarımızı da oran olarak vermek  matematiksel olarak daha pratik olacak gibi…

“ Bugün x bölgesinde yapılan saldırıda güvenlik güçlerimizin % … kadarı şehit oldu “

Ya da….

“ …. Bölgesinde meydana gelen trafik kazasında, araçlarda seyahat eden vatandaşlarımızın % x kadarını kaybettik, söz konusu kayıbın genel nüfusa oranı ise % y olarak beklenen düzeyin altında gerçekleşti… “

Tamam anladık.

Sayılar herşeyimiz de…

Ölenler neyimiz ?

Ekonomi ile ilgili her türlü gelişmeyi cengaverce sahiplenip, ortalıkta insanları sayısal değer sarhoşu yapmak iyi de…

Bir günde verilen 35 şehit için, “ Terör bizden once de vardı “ aymazlığı, hangi yörenin söylemi ?

Hangi “ileri“ demokraside, böyle vahim bir tablo karşısında bedel ödeyecek  siyasi bulmak imkansızdır?

5 gün once, ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından ziyaret edilen bir bölgede, ağır silahlarla yapılan böyle bir saldırıda askerlerimizim bu kadar kayıp vermesi nasıl izah edilebilir ?

İşin sosyolojik boyutunu bir kenara bırakalım, böyle bir hadisenin teknik sorumlusu yok mudur?

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da karanlıkta kalan bir çok nokta var ve derhal aydınlatılması da demokratik ülkelerde seçilmişlerin halka hesap verme zorunluluğunun en önemli gereğidir.

Mevzu büyük, kaybımız çok büyük …

Öyle, mumla, çıra ile aydınlatılabilecek cinsten değil bu karanlık. Daha büyük bir enerji kaynağı lazım…

Olayın şifrelerinin üzerine doğrultulduğunda çevresindeki herşeyi olanca gücüyle aydınlatabilecek kadar güçlü bir ışık kaynağı lazım…

.

.

.

.

.

Deniz Feneri mi dediniz?

Yok canım ne alakası var şimdi konuyla ?

Kedidir kedi o ….

 

Fazlı USTA

Düşünce Kulübü

 

 

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Çizgi Dışı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Comment

Bir Derginin Çöküşü

Cağaloğlu yokuşunda Milliyet Gazetesi’nin kapısından girip, küçücük bir odada dört kişi oturan Milliyet Sanat Dergisi ekibi ile tanıştığımda, 15 yaşındaydım.
Kurduğum Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nda kah sokaklarda, kah parklarda oynayan, Sennur Sezer, Samed Behrengi, George Orwell’den oyunlaştırdığımız oyunları salonlarda oynayan bir topluluğa yeni hayat vermiştim. Sanat Dergisi’nin kapısından korkusuzca girip, kuruluş bültenimizi verdiğimde, derginin editörü ve varolmasına büyük katkısı olan Zeynep Oral, daha ortada sadece iki kalas, bir heves varken, o hevesi Milliyet’teki haftalık yazısında tam sayfalık bir yazı konusu yapmıştı.
O zamanlar çok zor koşullarda Anadolu’daki bölge tiyatrolarına bile yetişerek her oyunu izleyen değerli Tahir Özçelik’ten bir sabah 09.15’de telefon aldığımda, o gün 10.30’da başlayacak olan çocuk oyunuma gelmek için nazikçe davetiye istemesini unutamam. Derginin sanat ajandasını toparlamak gibi çok önemli bir göreve sahip olan Zekai Abi’ye her ay bültenlerimizi elden teslim eder, sanat üstüne sohbet ederdik.

O zamanlar “Milliyet Sanat” ve “Gösteri”ye kimler uğramazdı kimler!
Entelektüel sohbetler Cihangir kafelerinin dedikoduları değil, Cağaloğlu’nda esnaf lokantalarında ya da dergilerin minicik odalarında yapılırdı. O zamanlar sanat dergicilerinin tek sorunu, her Salı evinde temizlikçi olduğu için “karısı tarafından” sabah dergiyi açıp, akşam kapatmakla görevlendirilen ünlü bir yazarın uzun ziyaretleriydi.

Ne garip bir dünyadan söz ediyorum değil mi?

1) Faks çok kısıtlı yerde vardır, internet keşfedilmemiştir . Bültenler elden teslim edilir..

2) Sanatçılar, 15 yaşında da olsalar dergilerde en güzel biçimde ağırlanır, sanat, sanat adına önemli bulunan her olay kişiselleştirmeden değerlendirilir.

3) İstanbul’da sanat dünyası belki o kadar “şenlikli” değil, ama internetin olmadığı bir ortamda ajandaları derlemek epey güç.

Bir gün “Milliyet” te devrim (!) oldu, gazetenin tirajını arttırmak ve daha çok Abdi İpekçi’nin çocuklarını ayıklamakla görevlendirilen Ufuk Güldemir, kısa bir süre yayın yönetmeni olup, işten attı.
Bugün bir basın kahramanı olarak anılan Güldemir’in, Habertürk portalını ve bu dünyayı kurmuş olmasına tabi ki saygım var. Ama “avcılık” hobisiyle de meşhur olan rahmetlinin Milliyet’te yenilik yapma adına, yaptığı kıyım hala aklımda! İşin kötüsü, o zaman bu operasyonlar da ters tepti, gazetede tiraj düştü, prestij kaybı oldu.

Şimdi Milliyet’te, oyuncusu öldüğü gün tiyatroyu arayıp “cinsel hayatında sorun mu vardı” diye soran bir magazinci yetkililer var.

Milliyet Sanat’a, yukarıda anlattığım tamamen duygusal sebeplerle yazı yazmaya talip olduğumda derginin sorumlusu Filiz Aygündüz ile tanıştım, kendisini çok sevdim. Yasemin Bay’ın editörlüğünde dergiye, dünyamıza pek yansımayan tiyatro dosyaları hazırladım. Aldığım 100 lira telif ücretiyle Mersin’de bir köyde “Hamlet” oynayan kadınlara ulaşan ilk Türk tiyatrocu olma ünvanını kazandım, “Kürt Tiyatrosu” gibi araştırmalar yaptım.

Derginin Eylül 2011 sayısında referandum ile sıkıyönetim zamanındaki tiyatroya baskıları karşılaştıran oyunları araştırdım, o dönem tiyatro dergileri çıkartan Seçkin Selvi’den bile belge bulamaz kütüphaneleri dolaşırken, aylarca verdiğim araştırmamın bana haber verilmeksizin sudan sebeplerle çıkartılıp, derginin basıldığını öğrendiğimde, dergiye bir daha yazmadım.

Yasemin Bay’dan sonra derginin tiyatro editörü olan Maro’da, ne yazarlara, ne sanatçılara karşı önceki editördeki saygıyı bulamamıştım. Üstelik “açılım döneminde” Kürtçe oyun sergileyen Dormen’in Diyarbakır’daki rovasını gözlemlediğim yazımı Filiz Aygündüz araya girmese hepten kaldırtmış, Türkiye’ye bir yenilik getirdiğini ama Royal Court’tan fazla etkilendiğini düşündüğüm DOT Tiyatro hakkındaki yapıcı eleştirimi de sansürlemişti.

Aynı Asu Maro ile, bir yıl önce kaybettiğimiz Onur’un cenazesinin ardından perde açılmasında ters düştük, haklı bulmadığım halde düşüncelerine saygı duydum, ancak kendisine bu sütunlardan verdiğim yanıtı kabullenemeyen kişinin, DJ’lik yaptığı bara gidersem, müziği keseceği kadar kişiselleştirerek, nefret kustuğuna tanık oldum.

Milliyet Sanat’la artık okur olarak da bir ilişkim yok. Son sayısını, hangi tiyatroda ne oynanacak diye aldığımda, bu geleneğin de kaldırıldığını Zekai abinin, Tahir Hoca’nın her tiyatroyu tek tek arayarak mevsim seçkisini yayınlamaya çabaları da silinmişti.

Okuyucuları kocaman bir tiyatro sezonu hakkında bilgilendirmek yerine Bilginer’in yetkisi olsa Devlet Tiyatrosu’nun kapatılmasını emreden Asu Maro röportajına yer verilmişti. Bu röportajın bir gazetede yayınlanması durumunda, Bilginer’in de fikirleri belki tartışılırdı, ama tiyatroya sahip çıkması gereken dergiye “Allah belalarını versin” sözcükleri kullanılarak yapılmış sansasyonel açıklamalar yakışmadı. Bilginer’in bir yıl önceki bir olayı ısıtarak, “ perde açılması pornografidir” demesini, pornografiyi kendisi kadar bilmediğim için olsa gerek anlayabilmiş değilim. Bence ölülerimizi rahat bırakıp, “canlı” meslektaşlarımıza tiyatrosunda çektirdiği eziyet ile ilgili olarak önce Melih Anık’ın sorularını yanıtlasın.

Beni Milliyet Sanat’tan bile soğutmayı başaran DJ arkadaşımıza ise , yüzyıllardır her yerde uygulanan perde açma geleneğini sorgulayacağı yerde, genç arkadaşımızın ölümünün daha birinci haftasında sözümona barlarda onun sevdiği şarkıları düzenleyip, cebini doldurmaya çalışanlarla röpotaj yapmasını öneriyorum.

Nedim Saban
Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Nedim Saban'dan Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Comment

Çay Psikolojisi

Aylardan Eylül, günlerden Cumartesi,

Ey Allahım, sen bu aklı evveli nereden çıkarttın karşımıza durup dururken diyeceğiniz bir yazı geliyor şimdi. Hele ki, bu yazıya Google aracılığı ile yaptığınız alakasız bir sorgudan sonra ulaştıysanız belki de bir daha Google bile kullanmayabilirsiniz :)

Şaka bir yana,
arasıra yazarım adlı Düşünce Kulübü köşesinde, sitenin tarzından, konseptinden, entelektüel yaklaşımından ve daha pek çok özelliğinden bağımsız ve hatta alakasız yazılar yazabiliyorum.
Köşemin adı gibi, ara sıra yazıyorum ama ara sıra da olsa yazıyorum işte.
Üstelik okuyucu kitlem bile varmış:)

Bu akşam, her nedense canım böyle bi çay çekti ki, anlatılır gibi değil.
Yer İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Kampüsü. Bizim zamanımızda bunlara Yerleşke denmiyordu, ben de el alışkanlığı hep kampüs yazıyorum ama sonra da düzeltmeye üşeniyorum. Yazarken hep ileri gitmek gibi bir huyum var, geriye doğru gidince psikolojim bozuluyor çünkü. Zaten yazının konusu da bu. Bu yazıda arıza sayılabilecek psikolojik bir vakaya tanıklık edilecek,
haydi edile :)
Hafif karnım da aç, yanımda bir arkadaşım Kampüs Cafe adlı mekana oturduk.
Demek ki, onların zamanında da yerleşke yokmuş diye düşünürken bir yandan da çayla birlikte en iyi ne gider lan acaba diye içimden geçirerek menüye bakıyorum.
Menü de tatmin edici hiçbirşey olmamasına rağmen sırf çayın hatırına, yanı boş kalmasın diye saçma sapan bir yiyecek söylüyorum çayla birlikte.

Gelen o saçma sapan yemeğin yanında, buz gibi olmasına rağmen büyük bir keyifle içtiğim çay kesmeyince garsonu çağırıp bir çay daha istiyorum.

İsterken de çok olmasa da olabildiğince kibarım,
- Pardon, bir çay alabilirmiyim lütfen ?

Adam demez mi, çay self servis.

Nası ya, az önce yemekle söyledim getirdiniz.

Garsonda bir sessizlik, öylece bakıyor, tepki yok, getireyim yok, kesin getirmem yok, kafası karışmış, tekerleğin dişleri arasına sıkışmış çakıl taşı gibi sessiz, garip.

Neyse, sorun değil kalsın çay diyerek hesabımızı istedik,  Allahtan onu getirdiler. Hesap self servis abi deseydi, o da kalsın diyebilirdim.

Oradan çıktık, atladık motosikletlerimize (özgürlüğümüze vurgu ve google için anahtar kelime yüklemesi) doğru İncirli Ömür Plaza Starbucks.

Burası açıldığından beri, herhalde tüm müşterileri arasında en çok giden, müesseseye en çok para kazandıran, hemen her kahvesinden ortalama kişi başı satış rakamlarının çok üzerinde içmiş birisiyimdir. Hatta foursquare de mayor umdur ayıptır söylemesi :) Bunu anlatıyorum, birazdan alakası bulunacak.

Yanımdaki arkadaşımla birlikte birer kahve içiyoruz, aslında benim canım acayip çay istiyor ama, çay içme işi biraz keyif işi bana göre. Ben oturup yudum yudum, tadını alarak içmeyi seviyorum çayı. Kahve de öyle aslında ama çayda lezzet, kalite, tat o kadar farkediyor ki, ağzının tadına uygun çay denk gelmesi de zor, gelirse onu aceleye getirip içmesi de keyifsiz. Kahve, masada kalsa da üzülmem. Standart lezzet nasıl olsa, bildiğim ve asla %100 beğenmediğim Starbucks kahvesi.
Kahvelerimizi içiyoruz, kalkıyoruz. 1 Saat kadar arada işim var, sonra yeniden aynı mekanda başka 2 arkadaşımla buluşacağım. İşte o zaman Çay İçme zamanı benim için.

Muhteşem bulmasam da, iyi olduğunu düşündüğüm earl grey. 2,75 TL ye kocaman bir kupa çay.
Parasında da değilim, çok daha küçük bir bardağa daha çok da öderim de, geri döndüğümde tam kendime çay alacağım, bir de bakıyorum cepte 1 lira bile yok.

Haydaa, diyorum içimden. Neyse ki buluştuğum arkadaşlarımdan 2 si de iyi arkadaşım ve özellikle birisine nazım geçer. Kalk çay al derim alır.

Rahat rahat, keyifli birkaç saat geçireceğim masaya oturuyorum, bu arkadaşlar benden hemen önce kendilerine yiyecek ve içeceklerini almışlar, oturuyorlar. Neyse diyorum, şimdi söylemeyeyim, param olmadığı anlaşılır, ayıp olur.
Ayıp olma meselesi de aslında hüsnü kuruntu, gayet te abi para kalmamış üzerimde bankadan çekmeye de üşeniyorum 2,75 ver de şurdan bir çay alayım da derim ama demiyorum işte, utangaç günümdeyim. :)

Bir saat kadar çayın hasretiyle yanıp tutuştuktan sıonra arkadaşa sesleniyorum, abi bi çay al da içelim 2 saattir oturuyoruz, benimki earl grey olsun.

Starbucks’ın siyah çayını sevmem, çok lezzetsiz ve acı gelir bana. daha 3-4 yudum aldığımda midem bulanır.

Arkadaş’ın üşengeçlikle karışık cimriliği üzerinde, yok ben alamam diyerek sallıyor.

5 dk sonra, 10 dk sonra 30 dk sonra aynı muhabbet tekrarlanıyor.

Abi çay kap gel de içelim, benimki earl grey olsun.

2 saat kadar sonra bizim arkadaş diğerine diyor ki, abi şurdan çay kap gel de içelim.
Ben diyorum ki, yok abi, sen alma, o alsın falan, neyse diğer arkadaş gidiyor 2 çay almış, kendisi içmiyor, ama çaylar siyah çay.
Bir yudum alıyorum, ahhh, berbat geliyor tabii, alıp gidiyorum içeriye ve elemana diyorum ki,
abicim, arkadaş earl grey yerine siyah çay almış, bunu içemiyorum değiştirebilir misiniz ?
Beni çok iyi tanıyan, yaklaşık 6 aydır orada olan ve ben bahçede otururken çoğu zaman yanıma gelip, abi ipad mi daha iyi galaxy tab mı, o mu şöyle bu mu böyle diye zırt pırt soru soran, canı sıkıldığında bile gelip masaya oturup abi masanda da rahatsız ediyoruz ama kusura bakma deyip sigara molasını benim masamda geçiren şaşkın tospağa, pardon barista, diyor ki,
earl grey demiş te biz mi yanlış vermişiz.
Şeytan diyor kafasına fırlat porselen demliği, bugüne kadar hatalı yaptığınız 50 tane kahveyi masada bırakmak yerine kafanıza atmam lazımmış diyerek cevap veriyorum, tamam koçum sen kes fişini ben sana 2,75 vereyim, yenisini yap.

İyi de 2.75 yok ki cepte :(

Mecburen kredi kartı ile ödüyorum ama yapacak birşey de yok.

Çayı alıyorum, ama onca olaydan sonra canım sıkılmış, ağız tadıyla içemiyorum çayımı.

Gece sonlanıyor, çıkıyorum oradan, aklımdan geçiyor önce atm, sonra dolmabahçe, hımm, ortaköy. orası kaçta kapanıyor acaba, yoksa buraya mı gitsem, bebek, yok ya uzak olur falan derken bakıyorum evimin yolu yarılanmış, eve devam ediyorum.

Kuruyemişçiden bılca kuruyemiş, çikolata, şeker, ama bayaa bi bol miktarda.

Sonra eve girip kendime kocaman bir demlik çay demliyorum. Kocaman kupayla 3 dolu kupa çıkıyor. Sonra oturup bir taraftan Altın Elbiseli Adam’ı izliyorum, bir taraftan abur cubur bir taraftan da çay keyfi.

Aslında çay, 3. kupada bana keyif veriyor tam anlamıyla, çünkü ilk 2 kupa ancak rahatlatıyor. Yolda öyle bir haldeyim ki, birisini bulsam kavga edeceğim, dövüş kulübü yazan bir yer görsem içeri girip kayıt olacağım, motorumun maksimum süratini yolun yarısına yakınında gördüm, o derece bi hırs, arızalı bir durum.

Sonra dedim ki, kendi kendime;
olum, sen cidden arızalı bir adamsın. Seni uzaktan görenler de adam zannediyorlar, ama cidden böyle saçma sapan bir şeyi takıntı haline getirme başarısı gösterebilecek kaç adam vardır dünyada.
Madem öyle yaz bakalım bunu da cesaretin varsa, öğrensin herkes ne kadar saçma birisi olduğunu :)

Yok yok, cidden, aslında o kadar da kötü durumda değilim. Tabii yukarıda anlattıklarım aslında Çay’ın hayatımdaki öneminin farkında olmamla alakalı bir paylaşımdan öte değil. Yarı şaka yarı ciddi ama, eve gelince içtiğim 3 kupa dolusu leziz çay doğru ve herşeye değerdi :)

Sevgiyle kalın, arıza yapmayın…

Murat

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Ara Sıra Yazarım | Tagged , , , , , | Leave a comment