Yirmibirinci Yüzyıl, Nereye Gidiyoruz? (2)

Yirminci yüzyıl artık değişmeyen bir tarih dönemine girmiştir; ayrıntıları bilen bilir, maalesef bu konuda uyduranlar da vardır. Bütün tarih bilgilerinde olduğu gibi; önemli gerçekler acaba bundan sonra anlatılacak mıdır? Yoksa yazanlar, anlatanlar kendi kafalarınca mı uyduracaktır?

Tarih çoğu zaman uydurulmuş, fakat anlayan gerçeği anlamıştır.

Geçtiğimiz yüzyılda devletlerin yönetim kavramları, yaygın bir şekilde, üç ayrı ideolojiden birine uymuştur: Komünizm, Kapitalizm ve Nasyonalizm (milliyetçilik).  Yirminci yüzyılda ideolojik kavramların hakim olmasıyla, ülkelerde yaşananlar, giderek içerik değiştiren yönetim anlayışları, hatta yeniliğe yönelen dünya kavramları daha önce anlatılmıştır. Bir bakıma, bir önceki makaleyi okumanız, bu kavramlar hakkında bir tür başlangıçtır.

Bir tahminde bulunalım.

Yirmibirinci yüzyıl içinde toplumların devlet kavramları ne yöne gidecektir, nasıl değişecektir? Acaba bazı koşullarda değişim zamanı daralmakta mıdır?

Temel sorulardan biri, budur.

Ekonomi denilen en temel kavram, bütün yeryüzünde ne yöne doğru değişecektir? Ya da yepyeni bir ideolojik kavram, bu yeni yüzyılda görünmeye başlamış mıdır? Hala herhangi bir ideolojik kavram mevcut mudur?

Ya da gelin biraz daha farklı soralım: Yoksa, yeryüzündeki yönetimlerde çaresiz bir şekilde, yepyeni kavramlar mı gelişecektir?

Yirmibirinci yüzyılda, ne türde yeni bir toplumsal yaşamın gerçekleşeceği üzerine, gelin kavramları yakalamaya çalışalım; Hatta, bu yepyeni kavramların, devlet ve ekonomi yapıları üzerine nasıl etki yaratacağını anlamaya bakalım.

Gelin kendimizi biraz gökyüzüne çıkaralım, yeryüzüne bakarak, detayları inceleyelim.

Tüm taşıtlarda; yani karayolu araçları, deniz nakil araçları ve uçaklarda kullanılan yakıt enerjileri, önemli ölçüde petrolden başka bir alana hala geçememiştir. Ne yirminci yüzyılda, ne de içinde bulunduğumuz yüzyılda, yaşadığımız dönemde, bu amaçla kullanılacak yepyeni bir enerji kaynağı yoktur. İcat eden de yoktur.

Nükleer enerji santralları bile zaman zaman sorun yaratsa da kaçınılmaz koşullar altında kullanılmaktadır. Oranı aslında hala düşüktür. Enerjide hakim olan petroldür. Bir yandan enerji kullanımı artmaya devam edecektir. Diğer yandan enerji kaynakları eskiden tahmin edildiğinden daha da kısa zamanda zora girecektir.  Çünkü kullanım miktarı hızla artmaktadır.

Süre, fena halde azalmaktadır.

O halde bir sorunun cevabını aramalıyız: Sürmekte olan bu tür “toplum” ve “enerji” konuları, bir bütün olarak ne yöne doğru ilerlemektedir? Ekonomi ve enerji ile halk ve birey yaşamı ne yöne gidecektir?

Tüm bu enerji kapasitesi ile ilgili yaşam ihtiyaçları, ne şekilde çözüm bulacaktır?

Amerika, ekonomi içinde AB ülkeleri ile ortalama işbirliği yaparken, stratejik politika konularında, sürekli olarak tam bir  işbirliğinde durmaya gayret etmiştir. O kadar ki NATO, yalnızca SSCB karşıtında kurulmuş olmasına rağmen, SSCB nin yıkılmasına rağmen NATO varlığını sürdürmüştür. SSCB’nin yıkılmasından sonra, bu yeni durumun başlangıç döneminde, NATO amacı bir süre boyunca, boşlukta bile kalmıştır. Son yıllarda ise, NATO toplantılarında yepyeni hedefler ortaya konmuş, bunun çerçevesinde NATO yeniden devreye alınmıştır.

Amerika orta doğuyu zorlarken, Fransa Libya’ya saldırmaktadır.

Çin, hindistan ve benzeri ülkelerde, petrol kullanımının giderek daha da çok artacağı da, açık seçik bir görünümdür. Biraz düşünen bile bunu algılar. Otomobiller, sayısı artan uçaklar cayır cayır petrol kullanmakta, ve hatta elektrik üretiminde de hızla daha öteye gidilmektedir.

Dünya ekonomisi, içinde bulunduğumuz yüzyılda, her ne kadar kapitalizm hakimdir gibi görünse de, gerçekte dünya karmaşık bir döneme girmiştir. Bu karmaşanın özünde, enerji kullanımı, giderek temel bir rol oynamaktadır.

Geleceği tahmin etmeyi becerebilirsek, ne ala… Gelin “sağlam” düşünelim ve anlamaya çalışalım.

Temelde iki olası konu gündeme gelebilir.

Teknolojik araştırmalar yoluyla, yepyeni enerji üretimi ve kullanımı gündeme gelirse, ne ala… Bu olasılıkla insanlık kurtulacaktır. Bütün ülkelerin ve toplumların pozitif ilişkilerine de imkan doğacaktır. Neredeyse devletler sınırlarını açacak, giderek toplumlar, kültürler bütünleşecektir.

Enerji hacmi veya kullanım miktarı yetersiz kalırsa, başımıza da gelecek vardır.

Önümüzdeki kırk veya elli yıl içinde enerji çözümü mümkün olmadığı taktirde, insanlık ciddi bir şekilde enerji kaynağının sorunu içine girecektir. Bu da kötü olasılıktır.

Bu ikinci alternatif, Amerika ve Avrupa’yı aslında ciddi bir şekilde endişelendirmektedir. Hatta bu enerji konumu, bazı ülkeleri fena halde etkileyip politikalarını da değiştirmektedir. NATO aslında bu nedenle yaşamaktadır.

Olay, sadece enerji geleceğinin darlığından ibaret değildir, dünyanın ucunda enerji problemi yanında, ekonomi problemi de vardır.

Bilindiği gibi Avrupa ülkelerinde sık sık ekonomik zorlanmalar, şimdiden başlamıştır. Aslında bunu,  başlangıçta hiç biri tahmin etmemişlerdir; çünkü ekonomik temelin bir bölümü, zaten kendi kontrollerinde idi. Bir yandan enerji yeterli görünürken, diğer yandan ekonomik kaynaklarını geliştirme imkanlarına da sahiptiler.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yönetimlerin zorlandığı ve bu bölgede, bazı yöneticilerin ortadan kaldırıldığı genel olarak bilinmektedir. Bunun bir nedeni halkın ayaklanması, halkın kendi yönetimlerini beğenmemesi olarak algılanabilir. Bu, bir bakıma doğru bile olabilir… Dünyadaki yaygınlaşan iletişim, toplumlar arasında etkili bir şekilde yükselmiştir. Bu bilgilerin yaygınlaşması nedeniyle, halklar kendileri için daha özgür ve daha rahat bir ortam arayabilirler.

Bunun yanında, diğer ciddi bir neden, bu tür ayaklanmaların Amerika tarafından desteklenip, petrol konusunu elinde tutabilecek imkanı araması da olabilir. Hatta Amerika’nın geri planda tuttuğu bu politikanın, Avrupa ülkeleri tarafından desteklenmesi, ve hatta Türkiye’nin de bu alanda etkili pozisyonda tutulmaya gayret edilmesi, dikkat çekicidir. Eski ABD başkanı Clinton, Türkiye hakkında “Yirmibirinci yüzyılda önemli olacaktır” cümlesini açıkça söylemiştir, sanırım bir miktar fikir verir.

Örnek olarak Fransa, doğrudan Libya’ya saldırmayı kendisine bir görev olarak kabul etmektedir. Amerika alkışlamaktadır. Irak yönetiminin yıllar önce düşürülmesi, Amerika tarafından yapılmıştır. Bunun ötesinde Suriye’nin de son zamanlarda zorda kalması, ayrıca bazı arap devletlerinin de sıkıştırılması, ihtimal ki benzer petrol kökenlerinden olabilir.

Petrol, kritiktir.

Iran’ın, yeterli bir sosyal gelişmede olmayan yönetimi, bir yandan ekonomik zorlanmaya girmekteyeken, diğer yandan da dışarıdan sıkıştırılmaktadır.  Daha ötesi, petrolü bol iken, politik olarak nükleer araştırmayı enerji üretmek amacıyla yaptığını belirtmekte, fakat aslında nükleer savaşa hazırlanmaktadır.

Dikkatimizi çeken bir başka konu ise, Suudi Arabistan kırallığının asla ciddi bir etkiyle düzenlenmemesidir. Suudi Arabistan petrolü, bol miktarda satılmaktadır. Bu fark nedir?

Kıral, başından bu yana Amerika’dan yanadır, işbirliği içindedir. Kıralın önemli miktarda paraları Amerika’dadır, petrol satışları daha çok Amerika yönünedir.

Dünya yirmibirinci yüzyılda ne yaşayacaktır? Tüm dünya toplumları  birbiri ile buluşmayı başaracaklar mıdır? Ortada ekonomi karmaşıklığa, enerji alanı zorlanmaya yönelirken, dünyada insanlık nereye gidecektir?

Durun; konu henüz bitmedi, bir sonraki yazıyı okuyunuz…

Fatih M. Özel

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Fatih Özel'den Çok Özel Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Comments

Yirmibirinci Yüzyıl, Nereye Gidiyoruz? (1)

Bir an için gözümüzü kapatalım, ve dünyamızın değişim içinde nereye doğru gittiğini düşünelim.

Anlamaya çalışalım. Yaşamakta olduğumuz yeni yüzyılın başlangıç dönemi,  insanlığın değişimini düşünmek için gerçekten tam zamanıdır. Hele bir soralım kendi kendimize;  yirmibirinci yüzyılda başımıza neler gelecektir? Bu yüzyıl içinde neler olabilir?

Gelin, herşeyden önce kısmen yaşanmış olan “yirminci yüzyıla” şöyle bir bakalım: O dönemde ideolojik yapılar nelerdi, uygulamalar nasıldı, sonunda dünyada toplumsal açılardan neler oldu, neler değişti…

Biraz düşünelim, hepimizin bildiği gibi, yirminci yüzyılda devletlere, yönetim şekli olarak üç temel ideoloji hakim olmuştur: Komünizm, Kapitalizm ve Nasyonalizm.

Gerçekte eskiden kalan kırallık, ya da diktatörlük (faşizm) gibi yönetimler, sağda solda hala geçerliymiş gibi görünmesine rağmen, artık anlamını önemli ölçüde kaybetmeye başlamıştır. Gündelik haberleri izleyenler, bu yönetimler hala var sanırlar; oysa faşizm, ya da kırallık, bilinen eski tanımından, neredeyse kavram olarak tükenmiştir.

Devletler giderek ister istemez, halkı ön plana çekmektedirler.

Ulusal devlet kavramı 20. yy da, oldukça erken dönemden başlayarak, devlet ortamına giderek hakim olmuştur ve bu olgunun ilginç tarafı, ulusal kavramın hala geçerli olmasıdır.

Bunun yanında, yepyeni ortamda, devletler milli, ama politikalar, ilişkiler, hareketler giderek gayri-millidir. Yani ulusal devletler bolca vardır, fakat uluslararası ilişkiler de oldukça yüksek düzeydedir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, iki dünya savaşı gerçekleşmiştir. Komünizm ve kapitalizm, ulusal devlet kavramını zorlayarak, kendi kavramlarını  yerleştirmeye gayret etmişlerdir. Birinci dünya savaşı, kırallıkları giderek ulusal formlara dönüştürürken; ikinci dünya savaşı, ulusal ülkeleri iki büyük ideolojik tarafın yanına sürüklemiştir. Bir taraf, doğrudan devlet yönetimi ekonomisine; diğer taraf, devletin etkilediği sermaye ekonomisine dönüşmüştür. Ekonomiyi yüzyıllar önce kırallar el altında tutmaya bakarken, yepyeni devlet kavramlarıyla ekonomide kırallıkların ötesi davranılmıştır. Herşeye rağmen kıral olmasa da devlet, ekonomiyi mutlaka yönetmiştir.

Arada kalıp, halk arasında sosyal alana yönelmek isteyen devletler ise adeta ne yapacağını şaşırmışlardır. Elli yıldan fazla bir zaman içinde, halk bu durumu bir türlü yakalayamamıştır ama, “demokrasi” adı verilen yönetim konseptinin giderek değişimi ve gelişimi, halkı bekletmiştir.

Önce 1992 de SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) darmadağınık bir duruma girmiş, hızla yıkılmış ve sonunda dağılmıştır. Birlik kavramında yönetilen tüm ülkeler “ulusal” kavrama yönelmiştir. Ulusal olduklarını düşünen SSCB üyesi devletler, hızla birlikten  ayrılmıştır. Çoğu ulusal devlete dönüşmüştür.

O dönem insanlara bu durum, bir izlenim yaratmıştır; komünizm ne yaptığını bilemediği için sonunda göçtü, yerine de kapitalizm hakim oldu. Genelde bu izlenim düşüncelere hakim olmuştur.

Bu arada işin ilginç tarafı, yirminci yüzyıl ikinci yarısının başında, kocaman Çin devleti, “Biz tam anlamıyla komünistiz” diyerek devrime girişmiştir. Halk sabit bir kıyafete bile zorlanmıştır.  Bu olgunun ardından Çin, yepyeni, ve özel bir şekilde yönetilmeye başlanmıştır. Buna temel sebep, gene dünya üzerinde oluşan iki temel yönetim kavramlarından birinin etkisidir: Komünizm.

Aradan elli yıl geçmiştir; Çin’in adı komünist kalmıştır ama, ne işlerin yönetiminde, ne ekonomisinde, ne de diğer ülkelerle ilişkilerinde en ufak bir komünizm kavramı kalmamıştır. Üstüne üstlük devletin adı hala komünisttir. Yönetimdekiler de “güya” toplumu komunizm ile yönetmektedirler.

Çin’de komünizmi kuran Mao (Mao Tse Tung) öldükten sonra, ABD yönetimi Çin yönetimini, kendi “pazarı” olarak etkilemeye ve desteklemeye başlamıştır. Bu arada ABD, Çin üzerinde ekonomik bir sonuç da yaratmaya gayret etmiştir.  ABD başlangıçta Çin’i kapitalist yapmak yerine sömürmek, ya da kullanmak amacıyla harekete geçmiştir. Çin yönetimi de kendi amacıyla ABD yi kullanarak komünist alanda kalmaya niyetlenmiştir.

İşin tuhaf tarafı, sonunda ne ABD Çin’i kapitalist el altında tutarak, tam anlamıyla sömürmeyi becermiş; ne de Çin, ABD katkısını kullanarak tam olarak komünist  içinde kalmayı becermiştir.

Her iki taraf da, karşılıklı olarak birbirlerine kendi pozisyonlarını desteklerken garip bir şekilde her iki taraf amaçları kaybetmişlerdir. Ekonomi, yirmibirinci yüzyıl başında, her iki tarafı da -aslında- şaşkınlığa düşürmüşütür. Bir taraf komünistken kapitalizme dönüşürken, diğer taraf para kazanma sırasında işsizliğe yönelmiştir.

Çin’in yönetim adı hala komünizmdir (halk cumhuriyeti), ama ekonomisi resmen kapitalizmdir. Bu durum, 1980 lerden bu yana gelişmiş olmasın sakın? 1980 den bir süre önce, Amerikan başkanının Çin’i ilk kez ziyareti, her iki tarafta, yepyeni bir yönetim anlayışı başlatmıştır. Zamanla, sermayenin ucuz işçiliği Çin’e geçmiş, oysa Amerikan halkının arasında ve hatta bazı Avrupa ülkelerinde, işsizlik oranı olumsuz bir şekilde etkilenmiştir. Güya sermaye Amerika’da hakimdir.

Amerika, oldum olası kapitalizm yönetimindedir; fakat artık halkın durumu, işsizlikten kendini korumak için, yönetimi fena halde etkilemektedir. Bir bakıma “kapitalizm yetmez, sosyal çözüm de gerekir” kavramı, halkın tepkisiyle yönetimde ortaya çıkmaktadır.

İlginç bir başka örnek, Hong-Kong’u yüzüncü yılda, aralarındaki “tarihi antlaşma” nedeni ile Çin’e iade eden İngilterenin durumudur. Gene İngiltere, Hindistan’ı bir zamanlar bolca sömürmüşken, yirminci yüzyılda artık bu alanını da kaybetmiştir. Kapitalizm, İngiltere’ye kafi gelmemekte; oysa Hindistan, kapitalizmle ilerlemektedir.

Sonunda 2000 yılı sonrası, kapitalizm öncüsü olan ABD, birdenbire yepyeni bir kavramın farkına varmıştır: Düzen yeryüzünde karmakarışık bir hale dönüşmektedir. Tüm halkların sosyal bağlantı alanına ihtiyacı varken, ABD, kendi halkına bunu yepyeni kavramlar ile düzenlemelidir. Kapitalizm, tek başına bir kavram olarak buna yetmemektedir.

O kadar ki, ABD nin başkanı seçilen, Afrika kökenli zenci, nasıl olur da sosyal davranış eğilimine girmek zorunda kalır?

Artık yirmibirinci yüzyıla girmeli, ve dünya ülkelerinde toplum değişimlerini kavramalıyız.

Fatih M. Özel

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Fatih Özel'den Çok Özel Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Comment

Tanışıyor muyuz, yoksa dostluk yüreğimizde mi?

Yirmi yaşında tanımıştım onu. Evine gittiğimde, oturup müzik dinlerdik. O, dinlediği müziğe keyiflenir; bazan oturur şiir yazar, hatta şarkı “beste”lerdi. “Long play” çalmaya başlar, hoparlörlerden basları güçlü, seviyesi yüksek bir ses çıkardı.

Sakin günlerimizde sohbet ederdik. Ortalıkta ne bilgisayar, ne internet… Biz ne zaman karşılaşsak sohbet ederdik.

Benim dostum, arkadaşım çoktur… Fakat burada iki dosttan söz etmemin bir sebebi vardır: Biri diğerine “moron” der, diğeri de ona “moron” der. Bunlar “yakın”dır ama nasıl uzak kalabilir? Bu nemenem bir şeydir?

Kimbilir, hepimiz şöyle ya da böyle bunu yaşamışızdır.

Bir arkadaşımla ilkokulda, lisede, üniversitede herhangi bir ortak birlikteliğimiz olmamıştı. Ne aynı mahallede, ne de aynı kentte yaşamıştık. Ama dost olmuştuk.

Süreyya’yı tanıştıran, çocukluk arkadaşım Tuncay’dı. Birbirlerine “moron” derlerdi.

Biri İstanbul’da okurdu, diğeri Ankara’da…  Sonra biri Hacettepe’yi, diğeri ODTÜ yü bitirdi. Sonunda biri İtalya’da iş kurar, diğeri ise Amerikan Fullbright’ı yürütür.

Başlasın hayat: Her gün işe git, işten dön, işe git işten dön… Hayat herkes için budur.

Fiziksel gerçekte, zaman ne hızlı, ne de yavaş geçer. Sabittir saatler.  Fakat biz insanlar için zaman, hızla harcanır, çabukça bitirilir, aç kalan birinin sofradaki hali gibidir; farkına bile varılmaz. Zaman, sandığımızdan hızlı geçer.

Ben Tuncay ile fırsat buldukça görüşürüm.  Süreyya’nın ise nikahına da gitmişimdir, sohbet de ederiz. Ama bu iki kişi -biri beni diğeriyle tanıştırmış olmasına rağmen- bir türlü karşılaşamazlar. Birbirlerini göremezler, haberleşemezler.

Yirmibirinci yüzyıl bilgisayar haberleşmesi, herkesi birbirinin başına başına vurdurur. Kişiler “online” dır. Ama birbirinden haberleri yoktur. İnsanlar yıllarca birbirlerini görmeseler bile, birbirlerini sevmeleri içlerinde kalabilir.

Hayat bir parkta mı geçmelidir, yoksa habire işte mi? Ya da bu yeni yüzyılda hayat önümüzdeki ekranda mı geçmelidir?

Gariptir, insanlar bilgisayarın başına oturur, yirmibirinci yüzyılda feysbuk (!) ve benzeri ekranlarda birdenbire karşılaşır. Yıllarca birbirlerini görmemiş olanlar bile, telefon edip konuşacakları yerde, bilgisayar başında haberleşmeye başlarlar. Böyle haberleşenlerin sayısı artar, kısa kısa haberleşilir.

“Chat” etmenin “çat, çat, çat” hallerini kullanırlar. Bu arada birbirini tanımayanlar bile, habire “çat” eder durur…  Güzel bir havada karşılıklı sohbetler olmayabilir.

Hepimiz dostluklarımızı, farklı dönemlerde farklı yaşarız. Çocukken oluşan arkadaşlıkları, önemli ya da önemsiz hissederiz. Yılların eskittiği zaman, insanları birbirinden uzak tutar, ilişkiler kaybedilir. İnsanlar gündelik hayatlarını yaşamaya devam ederler.

Yaşlar ilerler, ortamlar değişir, fakat bir “Moron” diğer “Moron”u unutmaz.

Kimbilir? Belki bir çocukluk arkadaşımız, hep yanımızda yaşamıştır. Birbirimizin nerede olduğunu, nasıl yaşadığımızı biliriz. Oysa başlangıçta farkına bile varmamışızdır; dostluk duygularımız, en başta yüreğimizden  geçmemiştir.

Bu duygular, zamanla yerine oturmuştur.

Bazı akşamlarda arabamla çıkarım, yakında bir benzin alırım. Benzin istasyonundaki adamın  ayaküstü sohbeti, bana en başta alelade görünürdü. Fakat zamanla garip bir şekilde farkına varmışımdır ki; sık sık gördüğüm kasiyer adam bana sempati duyuyor. Nedense…

Geçici ya da alelade bile görünse, tesadüfi ilişkiler de hayatın hoş bir duygusunu verir. İnsan bunu ne kadar algılar, ne kadar hisseder?

Kimbilir.

Çogu zaman bir fırındaki adam, ya da fındık-fıstık satan biri… Hele hele gazeteci “Mehmet”  ya da hayatını keyifle süren bir “taksici”.  Bu tür ilişkiler bazan öyle bir keyif haline gelebilir ki, barlarda geçirdiğimiz vakte bile benzemez. Ayaküstü, sokakta kahve içmek, ya da şakalaşmak, bazan dertleşmek, yaşama hiç olmazsa üç beş kırıntı getirir. Farklı yaşamlar, bir şekilde ortak duyguları aratır.

Karşılıklı bir kahve içmek, kırk yılın hatırına gibidir.

Yıllar, olumlu insanlarda dostlukları öylesine oturtur ki, kimi zaman hastalık, kimi zaman keyif biraraya getirir. Kimi acıbadem kurabiyesi verir, kimi zor bir durum için üzülür.

Bireylerin arkadaşlık gösterip birbirini perişan ettiği olmaz mı? Tabii insanlar birbirini perişan eder. İnsan için bu da geçerlidir; ama güzeli nedir, sorun kendinize…

Bir insan tanırız; ve sanırız ki bu herhangi bir tanımadır. Tahminle herhangi bir yere varılmaz. Ardından gelen dostluğun ömrü uzun da olabilir, daha işin başındayken, bunun sonunu bilemeyiz.

İyi de; bilgisayar buna yeter mi? “Chat” etmeye devam edelim mi? Dostlukla alaka nedir? Sohbet yüzyüze mi iyidir? Yoksa klavye üzerine vura vura, ekrana baka baka dostluklar iyi mi gelir?

Kimbilir; bunu zamanla anlayacağız herhalde…

Fatih Özel

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Fatih Özel'den Çok Özel Yazılar | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment

DAĞ KOKUSUNU DUYUMSAMAK

Birkaç gün önce Mazlum Erenci adlı 19 yaşındaki gencimizi Dersim Çemişgezek’de toprağa veren genç arkadaşları, dini vecibeler yerine getirildikten sonra cenazenin yıkanması sırasında kendilerini alamayarak “yıkamayın, Mazlumumuz dağ kokuyor!” diye ağlamışlar.
19 yaşında bir gencin arkasından yazarken, bir sanatçı olarak, dağ kokusu duyup duymadığımı sorguladım.
Seçim sonrası ekran karşısına geçtiğimizde, sanki Doğu ve Güneydoğu başka bir yermiş gibi, “efendim şu an panik yapmak için erken, sonuçta bunlar Güneydoğu oyları” diyen anchorman’leri gözümün önüne getiriyorum da, değil biz tiyatrocuların, bu topraklarda yaşayan büyük çoğunluğun dağ kokusunu duyumsamaktan uzak olduğunu anlıyorum.
İçim acıyor.
Dağlar, sınır tanımayan, sınıflandırılmayan özgürlük alanlarını simgeler benim için. Ülkeler, topraklar, milletler, medeniyetler başlar biter, dağlar sıra sıra devam eder.
Oysa, Güneydoğu’da dağlar savaş, ölüm anlamına geliyor.
Metis Yayınları’ndan bugünlerde çıkan ve 19 Kürt genciyle söyleşilerin yer aldığı “Bildiğin Gibi Değil”adlı kitapta çocuklar ve dağlar şöyle tanımlanmış:

onlar sürekli  dağlara bakan çocuklar

çocuklar dağlara bakıyorsa devlet günahkardır

onlar  her tür askeri aracın adını daha üç dört yaşında öğrenen, daha on üçünde sessizce ve gizlice dağın yolunu tutan çocuklar.

19 yaşında dağa çıkan ve girdiği bir çatışmada devlet tarafından yaralı olarak ele geçirilmektense, kendi bombasıyla kendisini öldürmeyi seçen Mazlum, o çocuklardan sadece  bir tanesi.
16 yaşında izinsiz bir gösteriye katıldığı için 7 yıl 5 ay hapis istemiyle, küçücük yaşında 9 ay hapis yatan ve bence son zamanlarda bu topraklarda gerçekleştirilen en örgütlü sivil eylemle bazı haklara kavuşan TMK Mağduru çocuklardan biri Mazlum.
“Onlar aslında çocuk değil terörist diyen” bir bakanın, Çocuk Hakları Beyannamesi’ni gözönüne almaksızın kurulan mahkemeler, bugün Kürt, ama yarın devletle sorunu olan bambaşka bir etnik köken ya da siyasi görüşün masum çocuklarını cezalandırırcasına  binlerce Kürt çocuğu cezaevlerinde çok kötü koşullarda ve erişkinlerin yanında cezalandıran, ıslah edilmek, topluma kazandırılmak yerine cezalandırmayı seçen bir sistemin içine doğduğu gün adı konmuş Mazlum’un.
TMK Mağduru çocukların birçoğu okullarında parlak öğrencilerken, bazen kökenleri, bazen aile bağlantıları,  bazen üzerlerindeki şüpheler, bazen ihbarlar, bazen de çocuk yaşlarında karıştıkları eylemler nedeniyle cezaevine gönderiliyorlar. Doktor, mühendis, akademisyen, edebiyatçı  olma hayalleri genç yaşlarında öldürülüyor, devlet bu çocukları kazanmaktansa, adeta çocuk yaşta kendi düşmanını yaratıyor.
Sizler, dağın kokusunu bilmeyen, merak etmeyenler, ya da tüm dağların sıra dağlar gibi birbirine benzemesini isteyenler,
sizler, dağları bir özgürlük  alanı değil saklambaç meydanı  kuşkusuyla seyredenler, mutlaka çocukların savaşlarda kullanıldığını, Mazlum’un da sonuçta bombayla yakalanan bir terör örgütü üyesi olduğunu söyleyeceksinizdir. Hatta ölümle rekabet etmek çok matahmış gibi,”Mazlum ölmeseydi, belki öldürecekti” demeye getireceksinizdir sözü.
Bu coğrafyada ne yazık ki, eline kitap almadan, askerde komando olup, savaşa sürüklenmeyi hayal eden nice insan var. Öte yandan, bizim anlayamadığımız nedenlerle yıllardır durdurulamayan savaşta ölen nice masum gencimiz , nice ağlayan şehit  annesi,  polis babası, asker kardeşi de  var.
Bizler, bu savaşı durduramıyor, dağın kokusunu duyumsayamıyor, kendine has dilini çözümleyemiyorsak, demek ki  fark etmeden şiddeti seven bir kuşak olarak yetişmişiz, ama çocuklarımıza, gençlerimize barışı armağan etmek en büyük ödevimiz. Onları ırkçılık mikrobundan arındırarak, ayrımcılıktan uzak bir dünyada yetiştirme borcumuz var.
19 yaşındaki TMK Mağduru Mazlum Erenci’nin düşlerinde gazeteci olmak vardı ama cezaevinden çıkar çıkmaz dağa çıktı . Neydi onu buna iten nedenler? Ölümlere dur demek istiyorsak, düşünmek, anlamak zorundayız.
“Bildiğin Gibi Değil” adlı kitapta ,

“onlar hayatta kalanlar. yüzlercesi öldü, öldürüldü.

onlar bildiği dilde ıslık çalmasına izin verilmeyen, bilmediği dilden dayak yiyen çocuklar.

onlar anasının, babasının, dedesinin, arkadaşının öldürülmesine parçalanmasına, işkenceye maruz kalmasına tanıklık etmiş, kendileri de neden ve ne olduğunu anlamadan, aklın alamayacağı işkencelere maruz kalmış çocuklar.“

diye betimlenen bu çocuklara daha ilk günden Mazlum adı veriliyor, daha ilk günden jandarmayı, kolluk kuvvetlerini haklarını koruyucu, kollayıcı” olarak değil “ karşılarında”  görüyorlarsa, çocukluktan da gelen bu taş atma dürtüsünü nasıl engelleyebilirsiniz?

Geçenlerde Batı sahillerinden birinde yahşi plajlardaki peyzajı bozarcasına denize taş atan çocuklara doğayı bozmamak gerektiğini nasıl anlatamadıysam, Güneydoğu’da taş atan çocukların da taş atma güdüsündeki öfkeyi ancak eğitimle, hizmetle, sevgiyle  dönüştürebiliriz, onları 25 yıl, 30 yıl yargılayarak, cezaevlerinde suç işlemiş kişilerin yanında cezalandırarak değil! Bu duygularla Avukat Müşir Deliduman’ın hazırlamakta olduğu çocuk hakları manifestosunun arkasında olmalıyız.

Ve en önemlisi, Güneydoğu’ya kitap, tiyatro, sinema, ışık getirmeliyiz. Hayranı olduğum oyuncu/ yönetmen Volga Sorgu ile bir televizyon programına katılmıştım. Tunceli’de yokluklar içinde büyürken, “Enver Aysever”’in öncülüğünde bir turne organizasyonuyla   Çetin Altan’ın bir oyununu izlemiş ve o günden sonra sanatçı olmaya karar vermiş . O günden bu yana da her çektiği filmde ödül alarak, Güneydoğu’da doğmuş olmanın Mazlum gerçeğine karşı koyabilmiş.

Ne olurdu Mazlum Eren’in de, cezaevinden çıkar çıkmaz ilkeli bir gazeteci olabilmesi için önünü açabilseydik? Cezalandırmayı değil, insanları, hele hele de çocukları kazanmayı bir devlet politikası haline getirebilseydik?

Nedim Saban

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Nedim Saban'dan Yazılar | Tagged , , , , , , , , , , , , , | Leave a comment

Oyun İçinde Oyun…

Deveye sormuşlar,

“ Boynun neden eğri ” diye…

Deve tabii bildiğiniz deve değil…

” Benim boynum eğri falan değil, bu senenin modası böyle a cahil ” demiş…

Bir seçim yaptık evlere şenlik…

Sonrası desen ayrı rezillik…

İktidar bir çeşit,

Muhalefet desen hikmeti kendinden menkul…

Yüksek yargı garabet üzerine garabet yaratıyor…

Doğudan hergün şehit gelmeye başladı birer ikişer…

Ortada bir kedi, kedinin kuyruğunda bir teneke…

Dönüp duruyor kedi kuyruğunun peşinde…

Bir gürültüdür kopuyor ki değme gitsin…

Ne kediye faydası var eylemin ne tenekeye…

Kedi yerinde dursa, teneke ses çıkartmayacak…

Teneke ses çıkartmasa, kedi kuyruğu ile uğraşmayacak…

Gel de çık işin içerisinden…

Bu kadar belirsizlikte, millet oyun ile dağıtırken efkarını…

Bir oyunu bile becerip oymayamadığızı ilan ediverdik cümle aleme…

22 kişi oynadı, milyonlarca insan destekledi, saha içerisinde oynanıp saha içerisinde sonuçlanamadı maalesef…

Onun da kaderi mahkemeler oldu…

Oyunun bile kazananını belirlemek için mahkemelere gitmek zorundaysak, adaletin yavaş çalışmasından yakınmak niye…

Oyun içinde oyun…

Varın adını siz koyun ….

Fazlı USTA

Düşünce Kulübü

http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/google_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/myspace_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/facebook_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/yahoobuzz_48.png http://www.dusuncekulubu.com/wp-content/plugins/sociofluid/images/twitter_48.png
Posted in Çizgi Dışı | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment